Orta Karadeniz’de tatlı mı tatlı bir ilçeden bahsetmek istiyorum sizlere. Antik çağda asıl adı ZELA veya Anziliyadan geldiği söylenen TOKAT'ın Zile İlçesi olan Zela şehri tarihi kültürel  bir  değere sahip olup, antik çağda bir kale şehri olarak kurulmuştur. Merkezinde bir höyük üzerinde bulunan kale, Zile Ovası’na hâkim bir konumdadır. Bilhassa kaleyi epey inceleyip duygulandığımı ifade edebilirim. Kale içerisinde uzun incelemelerim ve fotoğraf çekimlerim sırasında asırlardır nicelerine ev sahipliği yapmış, kervan hanı gibi nice insanların gelip-geçtiği yüksek bir ruha sahip bir mekanın olduğunu düşünüp derk ederek üzerinde dikkatle  adımlarımı
sürdürmek, heyecan ve ilgiyle milim milim kaleyi seyrü temaşa etmek, bir başka duyguydu.

Kale içerisinde çevreye dağılmış durumda Roma ve Bizans dönemlerine ait mimari parçalar ve kitabeler vardı. Onlara bakarken tarihin derinliklerinde yok olmamak mümkün değildi.

İlk çağın ünlü coğrafyacılarından olan Strabon’a söylemine göre, Zelitis arazisinin sahibesi Ninova melikesi Semiramis, M.O. 7.asırda Zile kalesi üzerinde Zelâ şehrini inşa ettirmiş.

Persler zamanında, ateşe tapan kavimlerce inşa edilen kutsal Anaitis ateş tapınağının da Zile kalesinde bulunduğuna dair görüşler varmış.
Zile, Persler’den sonra Pontusluların eline geçmiş ve bu dönemde de dini bir merkez olarak görev yapmıştır.
Pontuslular zamanında bu yörede bulunan diğer önemli dini merkez ise, Tokat’ ın 11 km. kuzey doğusundaki “ Comana Pontica” kenti (Şimdiki Gümenek höyüğü) idi.
M.Ö. 74 yılında Pontus kralı Mihridat’ ı Zile ovasında (Zelitis’te) yenilgiye uğratan Roma kralı Pompeius, Zelitisin sınırlarını genişleterek müstahkem bir mevkide bulunan Zelâ’ya şehir ünvanlı vermiştir. Daha sonra Pontus kralı Mihridat’ ın oğullarından Parnace, Romalıların iç karışıklıklarından yararlanarak Zelâ’yı  tekrar ele geçirmiş, bunun üzerine Roma kralı Sezar (Caesar), Zile ovasında beş gün süren savaştan sonra Parnace’ ı yenerek Zelâ’ yı tekrar Roma topraklarına katmıştır.

Sezar, kazandığı bu zaferini ünlü “ YENİ, VIDI, VICI” (Geldim, Gördüm, Yendim) sözleriyle Roma’ya müjdelemiş ve bu sözlerini yuvarlak bir taş sütuna yazdırmıştır. Sezar’ın sözlerini ihtiva eden bu yazılı sütun,  yarı tahrip olmuş halde kale içerisindeki parkta bulunmaktadır.
Zelâ, Romalılar zamanında surlarla çevrilerek savunması kolay bir kale haline dönüştürülmüştür. Ayrıca, kalenin doğu bölümünde kalker kayalar yontularak bir açık hava tiyatrosu da yapılmıştır. Bu Roma amfi tiyatrosunun bölgede tek örnek olmasına rağmen, korunamaması yüzünden sahne kısmı tahrip edilmiş, ön kısmı ise çocuk parkı haline getirilmiştir .

Romalılardan sonra, Bizanslılar, Selçuklular ve İlhanlılar eline geçen Zile kalesi, 1397 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.

17. yüzyılda Osmanlı döneminde Zile’ nin ve Zile kalesinin durumunu Evliya Çelebi seyahatnamesinde bahsedip anlatmış..

1881 yılında Tokat’a gelen Fransız seyyahı Vital Cuinett, Zile’ nin Tokat sancağına bağlı 2000 nüfuslu bir kaza merkezi olduğunu, 30 camisi, 7 medresesi ve 1750 talebeye öğrenim veren 20 okulu bulunduğunu kaydetmiş...

Kısacası kültür ve miras kokan bu şirine yer, insanıyla da ayrı bir güzelliğe sahip. Zira buranın insanı, çok samımı ve sıcakkanlılar. Yabancıları hemen tanıyıp,  kim olduğunu sorgulamadan izzet, ikram ve takayyüt sahibi olmaları takdire şayan. Gerçekten kimse burada aç ve açıkta  kalmaz. İnsanı hemencecik kucaklayan o  müthiş şefkatkarane tutumları, al-i cenap ahvalleri;  şu sıralar toplumumuzda unutulmaya yüz tutmuş eski türk gelenek ve göreneklerını hatırlatıp içimi ısıttı bir nebze de olsa diyebilirim.

Hani nerede o eski hoşgörü dolu geleneklerimiz ?

Komsusu aç iken kendisi tok yatmayan, misafiri etrafında perver olan? Yolcuyu uğurlayıp hayır dualar eden? Nerede o darda kalana, zorda olana karşılık beklemeksizin yoldaş olabilen ? Nerede o kapısını açık bırakıp ta aç olan bir kul gelse de  ekmeğimi  paylaşsam diyen? Artık bu geleneklerimize  özlem duyar olduğumuzu düşünüyorum.  Ki hal böyle olmasaydı Zilede’ki sıcaklık bana garip gelmezdi.

Oysa şuan misafir gelecek diye ödü kopup telefonunu duymamıslıga vurduran, çarşıda adres sormaya yelteneceksiniz diye suratını öbür tarafa atan, zaruri bir  durum içinde iken, acilen  aldığınız bir poşetin ücreti için basınızda bekleyen bakkal, aldığı hediyenin meblağını gözünüze, gözünüze sokmak için paket içinde bırakan, yolda başına kaza gelip ayağı kırılan ve kanaması olan hastayı, aracını kan eder diye almayıp laf-güzaf, akıl-fıkır verip giden, fakirlere ve durumu zayıflara yardım yerine zenginlere dalkavukluk eden, bu hayatı sadece kendi bencil duyguları ıcın perestiş eden, deprem, zelzele, yangın, sel gibi büyük afetlerde  dahi din, dil, ırk, fikir ayrımı yaparak destek yerine  fitne ateşi yakan ve ilişkilerini menfaat üzerine kuranlar!!! sadece basit insanlar, basit hesaplar yaparlar.!

İşte bu kokuşmuşluğu ve bağnazlığı unuttuğum iki gün yaşadım diyebilirim Zile’de...

Zile'lilerin anlatımına göre; Yetmiş iki milleti temsil ediyormuş bu şirin yer. Alevi’si, Sünni’si, Türk’ü, Kür’üü derken hepsi ayrı ayrı sıcak ve tek yumruk diyebilirim.
Yıllarca bir çatı altında tek millet, tek bayrak olarak birbirlerini incitmeden yaşayıp gitmişler. Unutulan hoşgörüyü ne kadar da hoş  ayakta tutuyorlar.

Birazda konuğu olduğum Zile kültür evinden bahsetmek istiyorum. Ağırlanmış olduğum Zile Belediyesi, Hanımlar Kültür, Sanat, Turizm Konağının Mimarı, Kültür Elçisi ve
Sanat, Turizm Kulübü Başkanı Fatoş ÜNSAL ile sıcak bir sohbet gerçekleştirdik. Fatoş hanım  Zıle Kültür Evinin hikâyesinden bahsedip, yöresel lezzetlerden ikram ederken, Zile'nin lezzetli zile sarmasının tarifine kadar aldım. Ortamın huzuru, kahvenin kokusu, öte yandan kültür evinde mütemadiyen çalıp duran  taş plak kayıtları eşliğinde, kendimi bı ara
eskilere yolculuk ederken buldum. Etraftaki sesler beni yeniden bu hâkimi olduğum ana getirse de, zamanda yolculuğun tadına vardığımı itiraf edebilirim.

Fatoş ÜNSAL'ın samımı hali ve misafirine olan hassasiyeti ve titizliği derken, sanata düşkünlüğü ise ayrı güzeldi. Kültür Evinde  yaptığı  sanatsal faaliyetler, Zile kültür ve geleneklerini tanıtımları derken her şey takdire şayandı. Sanat'a değer veren güçlü, iradeli, Cumhuriyetçi, hedefinden şaşmayan, azimli, dürüst yaşama hakim  bir kadının, ışığı her zaman bambaşkadır. Böylesi kadınları yolda görsem, bakışlarındaki ışıktan bile tanırım ben. Nihai olarak naçizane kadrajımdan bir kaç karelerle ve
dolu dizgin anılarla kültür evinden ayrıldım.

Çarşıda gezdiğim yerde bir antika dükkanı ilgimi çekti ki, sadece fotoğraf çekmek adına  içeri koşar adımlarla ilerlediğimde bambaşka  hikâyelerle karşılaştım.
Takdir edersiniz ki bu haftalık köşemi burada noktalıyorum. Görüşmek üzere...