Abdullah Damar

Abdullah Damar

Mail: [email protected]

Ön Asya ve Selçuklularda Sınıf Mücadelesi

Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan komutasındaki ordu; 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt Meydan Muharebesini kazandıktan sonra Türk boyları Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleşmeye başladı.

Bu dönemlerde, Türk boylarının geldikleri bölgelerde ve Anadolu’da tarımın ve yerleşik hayatın yayılması, İslamiyet’in kabulüyle de el ele yürüdü. Toprağa giderek daha fazla sahip olmaya başlayan aristokrasi, tüccarlar ve yöneticiler feodalizmin yerleşmesinde etkili olmaya da başladılar. Oğuzlarda ilk başlarda kan bağıyla irtibatlanan kabile yapılanması zamanla aynı beye tabi olan toplulukları ifade ediyordu. Toplum yüksek, orta ve aşağı sınıflara ayrılmıştı. Kölelik önemsiz durumdaydı; esas sömürülen kitleyi çoban halk meydana getiriyordu. Toprak, Marx’ın değişiyle ‘ilkel sınırsızlık’ içindeydi. Göçebe aristokrasisinin yükselmesine bağlı olarak, kabilenin tamamının otlaklar üzerindeki ortak tasarruf hakkı, beylerin toprak üzerindeki hâkimiyetine dönüşmüştü. [i]

Anadolu’daki hâkimiyetini yaymak için Halifelik ve İslam diyarının hâkim unsurlarıyla birleşen Selçuklular, devletin bütün imkânlarını Sünni ulemayla paylaştılar. Bâtıni mezhep ve tarikatlara karşı mücadele ederek, Karmati ve Haşhaşin ayaklanmalarını bastırmaya çalıştılar. Bu ayaklanmalar sırasında Bâtıniler; köylüler, göçebeler ve yoksul zanaatkâr çırakları arasında taraftar buldular. Köylülük üzerinde tahakküm ve sömürünün artması, emekçilere daha ağır vergi yükü anlamına geliyordu. Anadolu köylülerinin bir bölümü ile otlakların eskisi gibi ortak kullanımını isteyen göçerler isyan ve ayaklanmaları sürdürerek, Baba İshak ayaklanması gibi isyanları örgütlediler.[ii]

Bu arada göçebe aşiret örgütlenmesinin çözülmesi ve feodal hâkimiyetin gelişmesi, büyük toplumsal patlamalara neden oldu. Şüphesiz bu patlamalar, alttan alta süren küçük eylemliliklerin doruk noktası, ezilen sınıfların belli bir inisiyatifi yakaladığı görece yoğun eylemlerdiler. Türkmenler, silahtan tecrit edilip tebaalaştırılmaya, bağımlı köylüler haline getirilmeye karşı zaman zaman topluca direndiler. İbrahim Yınal ayaklanmasında, kandaşlığın protestosu, Büyük Oğuz İsyanında, her yıl devlete ödenen toplu verginin arttırılması protesto edildi.

Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı’nın ilk  dönemlerinde Anadolu’da feodalleşmenin artması, bağımlı köylülük üzerindeki, sömürü ve tahakküm ilişkilerinin derinleşmesi olarak, hâkim sınıfın kalabalıklaşması, kozmopolitleşmesi ve giderlerin çoğalması, yönetim ve savaş harcamalarının çoğalması, kısacası devletin pahalı ve masraflı bir devlet haline gelmesi köylülere ve emekçilere daha fazla vergi yükü bindirmesiyle bir arada yürüdü. Bu şartlar, yerleşik tarım ile otlakçılık arasında çelişmelere, maddi koşul ve düşünce dünyası farklarına rağmen Anadolu köylülerinin bir bölümünü, feodalleşmeye karşı çıkan, otlakların eskisi gibi kullanılmasını isteyen ve toplumsal eşitliğe yönelen göçebelerle birleşmeye götürdü. Birbiri ardına isyanlar patlak verdi. Sözünü ettiğimiz isyanlardan sonra Anadolu Moğol istilasına uğradı. Moğollar, vergileri kat kat arttırdı. Özellikle göçebe Türkmenlerin yaşadığı bölgelerde yeni isyanlar baş gösterdi. Bunlardan Eskişehir ve Karahisar civarlarındaki Türkmen ayaklanması, Maraş taraflarındaki Ağaç-eri Türkmenlerinin isyanı, Niğde ve Sivrihisar isyanları ve Karaman Türkmenlerinin isyanları en önemlileridir. Bu dönemde şehirli hâkim sınıflar içinde de Mevlevilik gibi Sünniliği esas alan mezhep ve ideolojiler itibar kazandı.[iii]

Toprağın işlenme ve köylü ile ilişkilenmesi de üç şekilde oluyordu.[iv]

İlki; Hıristiyan köylülerin cemaat şeklinde toplanarak üzerinde yer aldıkları toprakları kullanma hakları çerçevesinde bu toprakları işlemeleriydi. Bu durumdaki bir köylü ailesinin bir çift öküzle tarım yapabileceği miktarda bir toprağı kullanma hakları vardı. Çiftlik adı buradan gelir. Babadan oğula da geçen bu kullanım hakkı, ‘Lapa’ adı verilen verginin verilmesiyle gerçekleşiyordu. Bu rant merkezi otoriteye geçiyor fakat zamanla iktaları oluşturuyordu.

İkincisi; bir yâda iki köylük alana yayılan askeri iktalar ve hükümdarlık ailesinin ‘has’ı olarak bütün eyaletleri kaplayan iktalar vardı. Zamanla askeri iktaların büyümesi değişik eyaletlerde merkezkaç güçlerin oluşmasına yol açıyordu.

Üçüncüsü ise toprakları o günün itibarlı kişilerine devretmekti. Selçuklular, özel toprak mülkiyetine de müsaade etmişlerdi. Vakıflar şeklinde özel kişilere bırakılan topraklar, bu kişilerin yirmi yıl boyunca kullanımı ve istediği aile bireylerine miras bırakılması şeklinde işletilmekteydi.

Her üç durumda da toprağı süren, eken, işleyen ve hasat ederek ürünü ortaya çıkaranlar köylülerdi. Artık ürüne el koyansa ikta sahibi aristokratlar, askerler, cemaat liderleri, boy beyleri, vakıf malikleri ve genel olarak toprağa çeşitli şekillerde sahip olan feodallerdi.

Tarihin akışı devam etmekte ve Anadolu’da artı ürüne el koyma mücadelesi hem yönetici sınıflar arasında, hem yönetici sınıflarla köylüler/serfler arasında devam ederken; hem de üretim süreci ve üretim ilişkilerinin gelişimi noktasında kendi doğal devinimini sürdürmektedir.

 

[i] Ümit Hassan ve diğerleri. Türkiye Tarihi 1 Cem Yayınevi.

[ii] A.g.e. s.112

[iii] A.g.e. s.115.

[iv] Stefanos Yerasimos. Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye-1 Belge Yayınları

Facebook Yorum

Yorum Yazın