Merve TANRIÖVER

Merve TANRIÖVER

Mail: [email protected]

DİLİN KEMİĞİ!

TAM HER ŞEY BİTTİ DERKEN!

En karanlık zaman gün doğmadan az önceki zamandır. Hiç bir karanlık ta uzun süreli olmaz.Sonunda güneş herkes için er yada geç doğacaktır.Yeter ki umutlar tüketilmesin.

Zor günlerden geçiyoruz.”İyiyim, mutluyum,umutluyum” diyebilecek neredeyse yok gibi.Belirsizlikler,kırgınlıklar,acılar belki de insan psikolojisini tehdit eden en tehlikeli vesveseleri çağırıyor.

Ama ne yaşanırsa yaşanılsın her zaman bir çıkışın olduğu,umudun suyunun eksik edilmemesi gerektiğini,şafak vaktinin herkesin üzerine mutlak doğacağının unutulmaması gerekir.Tıpkı Marie’nin hayat öyküsünde olduğu gibi..

Marie, 1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie'yi yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie'nin kaderi ne yazık ki yine yüzüne gülmez.Çünkü onu evlatlık edinen çift sadist çıkar. Bu İtalyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp sistematik biçimde işkence ederler.Dışarıdan bakıldığında normal ve çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve Marie adeta cehennemden geçer.

Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halisünasyonlar da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl hastanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır,yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.

Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie'nin durumunu yeniden değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıkar.

O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuz dört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktır. Ama o yılmak, kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih eder.

Yetkililer "Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız" dedikleri halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadelesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür. Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi'nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody's Child). Bir çok ödüle layık görülür.

Elli sekiz yaşındayken,on yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastanesine yönetici olarak atanır. 
Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler:"Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak dönemezdim."

En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuktur.Hayatı,yaşadıklarımızı affetmek bu yolculuğun en kestirme yoludur. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile..."

GÜNÜN SÖZÜ

”Umut, genç tutkuların dadısıdır.”

 Bickerstaff

TEBESSÜM

Temel kaynanasıyla birlikte Avrupa gezisine çıka­caktı. Arkadaşı Dursun sordu:
-Yahu sen hep kaynanandan yakınıp durmaz mıy­dın? Şimdi de Avrupa gezisine mi çıkarıyorsun? 
-Ne yapayım Dursun.Kaynanam sık sık Avrupa'yı görme­den Allah canımı almasın! deyip duruyor. Benimki de bir umut işte...

Facebook Yorum

Yorum Yazın